« Önceki | Sonraki »

18/11/2009

Peygamberimizin doğduğu yer


hz-muhammedin-dogdugu-ev.jpg

Peygamberimizin doğduğu binanın yerinde bugün bir ‘halk kitaplığı’ bulunuyor. Suudi Arabistan yönetimi Hazreti Muhammed SAV’in dünyaya geldiği mekânın ziyaret yeri yapılmaması için buraya işte bu kitaplığı inşa ettirdi. Arap yarımadasının 1925′te Abdülâziz bin Saud’un eline geçmesinden ve Vehhabi geleneklerine uyularak Mekke’deki Cennetu’l-Muallâ ve Medine’deki Cennetul-Baki mezarlıklarında bulunan türbelerin yıkılmasından sonra sıra İslâmiyet’in ilk günlerinden kalan diğer mekânların da ortadan kaldırılmasına geldi. Hazreti Muhammed SAV’nin doğduğu evin arazisi dümdüz edildi ve üzerinde eski devirlerden kalma ne varsa kaldırıldı. Sonraki senelerde buraya bir bina inşa edildi ve yapılan bu yeni bina halk kütüphanesi haline getirildi.

18/11/2009

Hz. Peygamber yaşantısı

Sadelik ve samîmiyet, Rasûl-i Ekrem Efendimizin yüksek seciyesinin (karakterinin) başlıca iki vasfını teşkil ederdi. Peygamberimiz gayet sade yaşar, gayet sade giyinir, gayet sade yemekler yerdi. Bulduğunu yer, bulduğunu giyer, yer üstünde oturmaktan çekinmezdi.

Her şeyde sadeliği tercih ederdi. Kendisine güzel bir yemek verilse ona iştirak eder fakat, umumî olarak, bir türlü yemekten fazla yemezdi. İslâm dininde dünyayı bırakmak yoktur. Müslümanlık rahipliği yasaklayan bir dindir.

Bir müslüman, halâl olan bütün dünya zeveklerinden faydalanır. Fakat, Peygamberimiz, zevkler içinde yaşamaktan hoşlanmazdı. Esas vazifeyi ihmale sebep olması bakımından, başkalarının zevklere dalmalarını da yasaklardı. Mertçe görünebilmeleri için, erkeklerin ipekli elbise giymelerini istemezdi. Kendisinin devamlı olarak giydiği, keçi kılından örme elbiseydi. Son nefesini de böyle elbise içinde vermiştik. Dünya elbisesine ehemmiyet vermezdi.

- “Dünya eşyasının bana ne lüzumu var? Benim, dünya ile alâkam, yolunda giderken bir ağaca rastlayan, öğle vakti dinlenmek için o ağacın gölgesine sığınan, sonra yine yoluna devam eden bir yolcunun alâkası gibidir.” derdi.

Hicretin dokuzuncu yılı elde edilen ganimetler sayesinde, Medine’de ashabın durumu düzelmiş, umumî refah artmıştı. Fakat, Peygamberimizin evi, eski halini muhafaza ediyordu. Bütün evinin mefruşatı: Bir yatak, bir hasır, bir toprak su ibriği gibi basit eşyadan ibaretti. Yatağı: Bir örtü, deriden bir şilte veya iki katlı bir kumaş parçasıydı. Rasûl-i Ekrem, birçok gecelerini yemeksiz geçirirdi. Günlerce bacası tütmez, aylarca evinde ışık yanmadığı olurdu. Bütün ailesi, yalnız hurma ve su ile geçinirdi:

Hazreti Âişe diyor ki: “Peygamberimizin vefatı zamanı, evimizde yiyecek olarak, bir miktar yulaftan başka bir şey yoktu.”

Rasûl-i Ekrem: “Bu dünyada, bir misafire bu kadar eşya kâfidir.” derdi.

Halbuki, devletin hazinesi, Rasûl-i Ekremin emrindeydi. Fazla olarak kendisine ashabın zenginleri, her şeyi seve seve sağlarlardı. İslâm tarihçileri derler ki: Cenabı Hak, bütün dünyadaki hazinelerin anahtarlarını ona vermiş, fakat, O reddetmişti.

Hazreti Ömer, Rasûl-i Ekremin odasını, bir ziyaretinde şöyle anlatıyordu: “Rasûl-i Ekremin sırtında bir ihramı vardı. Bir tarafta çıplak bir sedir, üzerinde deriden bir yatak, bir köşede bir avuç yulaf, bir post, boş bir su tulumu gördüm. Bu görünüş karşısında ağladım. Rasûl-i Ekrem sebebini sordu: “Üzerinde yattığınız yatak, vücudunuz üzerinde iz bırakmış. Bütün malınız bu oda içinde. Kayserler ve kisralar, dünyanın bütün zevkini sürdükleri halde, siz, Allahın Peygamberi, böyle bir hayat geçiriyorsunuz!” diye cevap verdim. O zaman, Rasûl-i Ekrem: “Ey Hattâboğlu! İstemez misin ki, bu dünya onların olsun, âhiret nimeti de bizim olsun!” buyurmuştu.

18/11/2009

Peygamberimizin en sevdiği yiyecek ve içecekler

Ebû Hüreyre -radıyallahu anh-’dan rivayet olunduğuna göre Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem- hiçbir sûrette, hiçbir yemeği ayıplamamıştır. Canı isterse onu yemiş, istemezse yememiştir. Ama çeşitli rivayetlerden, O İki Cihan Güneşi’nin bazı şeyleri daha fazla sevdiğini de öğrenmekteyiz:

UN HELVASI
Cibril -aleyhisselam-’ın Peygamber Efendimiz’e gece namazında, beline kuvvet vermesi için, un helvası yemesini tavsiye ettiği rivayet edilir. Âişe -radıyallahu anh-’ın şöyle dediği nakledilir: “Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- hiçbir taama/yemeğe un helvası kadar sevinmezdi. Onu sever, kendisine ikram edilince de yüzünde ferahlık görülürdü.”

KABAK
Yine Hazret-i Âişe’den rivayet edildiğine göre, Peygamberimizin sevdiği bir yiyecek de kabak idi. “Çünkü o, zikrullah esnasında kalbe rikkat verir.” buyururlardı. Vasilet bin Eska’dan aktarıldığına göre Peygamber Efendimiz buyurmuşlardır ki: “Kabak aşı yiyin. Kabak aklı artırır ve beyine kuvvet verir.”

ET
Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-: “Et, dünya ve ahirette yiyeceklerin efendisidir.” buyurmuşlardır.

Peygamberimiz’in en çok koyunun kürek ve ön kollarının etini sevdiği rivayet edilir. Bir hadîs-i şerifte: “– En iyi et, koyunun sırt etidir.” buyurmuşlardır.

Hayvanların sağ taraf etleri, sol taraf etlerinden daha üstün ve hafiftir. Et, işkembeden uzaklaştıkça değeri artar. Yine bir hadislerinde: “Sizden biriniz çorba yapmak için et satın aldığında suyunu çok koysun. Zira yiyen kişi çorbanın içinde et bulamazsa, suyundan içer. Çünkü et suyu, iki etten birisidir.” demişlerdir.

SİRKE:
Cabir -radıyallahu anh- demiştir ki, bir defasında Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ehline evde bir katık bulunup bulunmadığını sorduklarında: “– Evde sadece sirke var.” denildi. Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- onu isteyip: “– Sirke ne güzel katıktır.” diye yemeye başladılar.

Cabir -radıyallahu anh-; “Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’den bu sözü işiteli beri sirkeyi severim.” demiştir.

HURMA
Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz, kendisine tatlı veya koku ikram edildiğinde geri çevirmezlerdi. Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem- hurmayı çok sever, tek adetle yer ve çekirdeğini baş ve orta parmaklarıyla tutar ve çıkarırdı. Yine yaş hurmayla acuru birlikte yedikleri olurdu: “– Kim her sabah yaş hurmadan aç karnına yedi tane yerse, o gün ona zehir yahut sihir zarar vermez.” buyurmuşlardır.

Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- hurmanın yaşına da, kurusuna da bereketli olması için dua etmiştir. Hurmanın yaşını kurusuyla yemek de sünnettir.

BAL
Peygamber Efendimiz buyuruyor: “– Üç şeyde şifa vardır: Bal şerbeti içmekte, kan aldırmakta ve dağlama yaptırmakta, fakat ben dağlamayı sevmem. Bal, bütün hastalıklara şifadır. Çünkü yetmiş peygamber onun şifası ve bereketine dua etmişlerdir.”

Yine Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- buyuruyor: “Her ayın üç günü sabah bal yiyen kimseye büyük bir hastalık gelmez, felçten uzak kalır.”

Ebû Hüreyre -radıyallahu anh- anlatıyor: Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- buyurmuştur: “Bir kimse her ayda üç gün şafak vakti aç karnına bal yese o ay içinde hastalıklarla ilgili belalardan ve afetlerden emin olur.”

ÜZÜM
Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- üzümün yaşına da, kurusuna da bereketli olması için dua etmiştir. Üzüm, en sevdiği meyvelerden biridir. Üzümü, salkımının altından başlanarak yenmesinin sünnet olduğu rivayet edilir. Ziyad b. Ebi Hind anlatıyor: Peygamber Efendimize kuru üzüm gönderdi, bunun üzerine şöyle buyurdu:

“Kuru üzüm ne güzel yiyecektir. O sinirleri sağlamlaştırır, hastalıkları giderir, kızgınlığı sakinleştirir, ağız kokusunu güzelleştirir, balgamı keser, benzi hoş eyler.”

KARPUZ
Karpuz da Efendimiz’in en sevdiği meyvelerdendir. Hazret-i Âişe -radıyallahu anha- Peygamberimizin karpuzla yaş hurmayı birlikte yiyip şöyle buyurduğunu nakleder: “Hurmanın hararetini karpuzun soğukluğuyla, karpuzun soğukluğunu da hurmanın hararetiyle kırıp gideriyoruz.”

Karpuzun yemekten önce yenmesi tavsiye edilmektedir.

SÜT
Peygamber Efendimiz sütü severdi. Şöyle buyururdu: “Yüce Allah bir kişiye süt ikram ederse, o kimse sütü içeceği zaman; Allah’ım bize bu sütü bereketli kıl, bize daha çok süt ihsan et diye dua etsin. Çünkü yiyecek ve içeceklerin yerini tutan, açlığı ve susuzluğu gideren sütten başka bir gıda bilmiyorum.” demiştir.

Yine şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Sizlere inek sütünü ve sütünden meydana gelen yağını tavsiye ederim, etinden sakınınız, zira sütü devadır, ancak eti bazen dert olabilir.”

Peygamber Efendimiz, koyun sütü de içerlerdi; fakat koyun sütü ağır olduğu için bir miktar su karıştırırlardı.

SÜTLÜ BULAMAÇ
Arpa ve buğday ununa yağ ve süt karıştırılarak pişirilen bir nevî muhallebidir. Peygamberimiz: “Gerçekten sütlü bulamaç, hastanın midesini kuvvetlendirip rahatlatır, bazı üzüntülerini de giderir.” buyurmuştur.

Sütlü bulamaçla ilgili Hazret-i Âişe -radıyallahu anha- şöyle demiştir: “Bir defasında göğsümde bir sertlik ve başımda bir ağrıdan dolayı Rasûlullah’a şikayette bulundum. O da: “– Ey Âişe, sana sütlü bulamacı tavsiye ederim, zira sütlü bulamaç bu şikayetlerini giderir.’” buyurdu.

Hatta ehl-i beytten biri hastalanınca, ocaktan bulamaç tenceresi hiç inmezmiş, ta ki o hasta iyileşene veya ölene kadar.

SU
Peygamberimizin içeceklerden en çok sevdiği ise, soğuk ve tatlı olanı idi. Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- özellikle yolculuklar sırasında ashabına su dağıttırırdı. Bir yolculuğu sırasında Efendimiz bir yerde durmuş ve yanındakilerden su istemiş, elini ve yüzünü yıkadıktan sonra, sudan içmiş ve yanındaki sahabelerine de: “– Siz de yüzünüze, boynunuza bir miktarını dökün.” buyurmuştur.

Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- su içtikten sonra şöyle dua etmiştir: “Rahmetiyle suyu tatlı olarak yaratan, acı ve tuzlu yaratmayan Allah’a hamd olsun.”

Peygamber Efendimiz bir başka hadîs-i şerifinde ise, su için şöyle buyurmuştur: “Allah suyu temizleyici olarak yarattı. Tadını, rengini veya kokusunu değiştiren maddeler dışında hiçbir nesne onu pislemez.”
O peygamberler sultanının sevdikleri, hoşlandıkları, bizim de sevdiklerimiz ve hoşlandıklarımızdır elbette. Allah’ın bu nimetlerini, hem Rabbimizin bir ihsanı olarak, hem de Peygamber Efendimiz’in sevdiği yiyecekler niyetiyle yersek inşallah her bir yudumu, her bir lokması ibadet ve şifa olur.

(Aylık Kadın ve Aile Dergisi)


18/11/2009

Hz. Peygamber’den Ermenilere Mektup

Erzurum Üniversitesi’nde bulunan Hz. Peygamberin Anadolu’daki Ermenilere verdiği ahidnameyi Timeturk okuyucularının istifadesine sunuyoruz;

Erzurum Üniversitesi, İslamî İlimler Fakültesi Kütüphanesinin İslam Tarihi bölümünde bulunan Arapça belge Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma tarafından bulundu ve Hindistanlı ünlü alim Muhammed Hamidullah tarafından “El-Vesâiku’s Siyâsiyye” kitabında yayımlandı. Vesikanın üstüne daha sonra Osmanlı döneminde, Âmid (Diyarbakır) şehri yargıcı Molla Çelebi diye tanınan Muhammed bin Ali ile Ruha (Urfa) yargıcı Nakî Fazlızâde’nin mühürleri basılmıştır.

İşte o tarihi vesika;

Esirgeyen bağışlayan Allah adıyla.

Allah bize bereketlerinden bolca versin. Bu, mübarek bir yazıdır. Allah’ın emriyle, bizimle zimmet akdi yapmalarından ve İslam’ın koruması altına girdikten sonra Ermenilerden bir grubun talebi üzerine yazılmasına izin verdim: Allah, İslam’ın adını yüce kılsın. Bütün ehli milleti İslamı (müslümanları), bunun gereğine göre hareket etmeye, mantık ve medlulüne (sözüne ve özüne) bağlanmaya mecbur ettim. Bu, dindaşım müslümanların, kendilerine Allah’ın ahdini, misakını ve zimmetini, peygamberlerinin, elçilerinin, seçtiklerinin, önceki ve sonraki müslümanlar arasındaki velilerin zimmetini istemelerinden hemen sonra olmuştur. Benim bu zimmetimi ve misakımı, Allah, peygamberlerden ve mukarrebûn meleklerden itaat konusunda almıştır.

Allah’ın ahdine vefa, sınırlarda ve bölgelerinde kıyamet gününe dek, doğu ve batının her yöresinde yanımdaki yardımcılarım ve taraftarlarımla, ister uzakta, isterse yakında olsunlar, ister barış yoluyla, isterse savaş sonucunda itaat etsinler, nerede olurlarsa olsunlar onları korumam, güvenliğini sağlamam, kendilerine, kiliselerine, manastırlarına, ruhbanlık merkezlerine, ister dağda, vadide ve mağarada, isterse yerleşim yerinde ve ovada olsunlar ibadet ve taat merkezlerine gelecek zararları önlemem, ister karada ve denizde, isterse batıda ve doğuda olsunlar dinlerini ve mülklerini, kendimi, yakın çevremi ve dindaşım mü’min ve müslümanları koruduğum biçimde korumam, onlardan her türlü eziyet ve kötülüğü gidermem, benim ve benimle birlikte İslam yurdunu savunanların yanlarında yer almaları gayesiyle başlarına kötülük gelmemesi için koruma ve gözetleme görevinin gereği olarak her türlü düşmana karşı savunarak arkalarında olmam sonucunda gerçekleşir.

Aynca, ahid ehlinin harâc türünden yüklendikleri ölüm derecesindeki ezayı onlardan uzaklaştırmalıyım; ancak hiçbir baskı ve zorlama olmaksızın gönüllü olarak vermeleri hariç. İslam’a zorlanmazlar. Hiçbir piskopos görevinden alınmaz, Hıristiyan biri dininden vazgeçirilmez, rahip ruhbanlıktan, gezgin gezisinden alıkonmaz. Eski kiliselerinden hiçbiri yıkılmaz. Ne kiliseleri, ne de evleri cami veya Müslümanların evine döndürülmez. Ruhbanlık ve piskoposluk engellenmez, yün giymek ve satış yapa geldikleri yerlerde at pazarı kurmaları yasaklanmaz. Müslümanlara yardım ve beytülmale (devlete) destek olarak verilen cizyeleri, her yıl için dört dirhem ve bir Herat işi giysinin üzerine çıkarılmaz. Giysi vermeleri kolay değilse, bedelini vermeye zorlanmazlar, ancak gönüllüce verebilirler. Karada ve denizde, mücevher çıkarmak için dalış yapan, altın ve gümüş ticareti yapanlar gibi büyük ticaret yapan kişilerden bile olsalar, mukim olan her birinin ödeyeceği bütün cizye budur. Yolculara ve yeri bilinmeyenlere, elinde miras olması dışında hiçbir şey gerekmez, bu durumda benzerinin ödediğini öder. Karada ve denizde kimseye elkonmaz, zulüm yapılmaz, haksızlığa uğratılmaz.

Müslümanlarla birlikte savaşa çıkmaya ve keşif gücü olarak düşmanla karşılaşmaya zorlanmazlar. Çünkü onların savaşma yükümlülüğü yoktur. İslam’ın korumasında olmaları için onlara zimmet verilmiştir. Ancak gönüllü olarak savaşa katılabilirler. Onlara ancak en iyi şekilde davranılır, rahmet kanatlan gerilir, her zaman ve her yerde eza ve kötülük görmeleri engellenir, bir zalim onlara zulmederse, Müslümanlar onlara yardımcı olmak zorundadır. Başlarına bir iş gelir veya hatta cinayet olursa, bu fiille düşmanları arasına sulh (barış) yoluyla girilir. Sulh, kuralların temelidir. Yardımsız bırakılmazlar, reddedilmezler ve ihmal edilmezler.

Onlar, Müslümanlarla aynı hak ve yükümlülüklere sahiptir. Nikâh yapmaya zorlanmazlar. Onlardan hiçbir aile, kızını bir müslümanla evlendirmeye zorlanamaz. Nişan yapmak istemezler ve evlendirmeye karşı çıkarlarsa, bu konuda zarara uğratılmazlar. Çünkü bu, ancak onların gönül hoşluğuyla ve rızasıyla olur. Bir Hıristiyan kadın Müslüman erkekle evliyse, Allah onu doğruya erdirinceye kadar dini konusundaki arzularını yerine getirmekte rızasına uygun davranmalıdır, onu Müslüman olmaya zorlayamaz. Ona İslam’ın güzelliğini, diğerinin kötülüğünü anlatır. Allah katında din, İslamdır.

Kilise ve manastırlarının saygınlığı ve dini çıkarları için harcama yapmaya ihtiyaç duyarlarsa, zimmetlerine borç olarak yüklenmez, bilakis İslam toplumundan onlara bir ihsan ve lütuf olarak beytülmalden yardım edilir. Onlardan biri, Müslümanlara düşman olduğu halde, Müslümanlar arasında duramaz. Kendilerine düşman olarak, Müslümanların arasında bulunması ise engellenemez. Kim bunlardan bir şeyde sınırı aşarsa, Allah’ın elçisi Muhammed’in (s.a.) onlarla yaptığı andlaşmaya aykırı davranmış olur.

Dinleri konusunda onlara zimmetlerinde bazı şartlar belirlemiştir: Bu şartlara bağlılık ve onlara belirlediklerine vefa göstermek. Buna göre onlardan biri, gizli ve açıkta müslümanlardan biri aleyhine düşman (ehli harb) birine casusluk yapamaz. Onların evlerinde ve ibadethanelerinde, müslümanların düşmanı oturamaz. Silah vermek suretiyle, düşmandan birine Müslümanlar aleyhine yardım edemez. Kalelerinde onlara bir mal emanet edilmez. (?) Ancak evleri yakın olursa, bununla kendilerini savunurlar ve canlarını korurlar.

Müslümanlardan hiç kimse onları gece ve gündüz kitaplarını okumaktan alıkoyamaz. Yedikleri azığı sağlamaları engellenemez. Kendisi ve ailesi için bir yıllık azık biriktirmeleri (saklamaları) da engellenemez. Onlardan biri mazlum olarak, Müslümanlardan biri yanında saklanmaya ihtiyaç duyarsa, Müslümanlar bu konuda ona yardımcı olmalıdır, umduğunda onu düş kırıklığına uğratmamalıdır.

Müslümanlardan biri, onların gizlerini öğrenirse, onlara eziyet veren her türlü kötülükten, uğradıkları veya başlarına gelen zarardan koruma ve gözetme sözü verilmiş olanları için gizlemek ve saklamak zorundadır. Ruhban ve piskoposlardan hiçbiri ve diğer müminler, dinlerini öğretmekle meşgul oldukları sürece, haraç vergisi ödemekle yükümlü tutulmaz. Hiç kimseye gücünün üstünde yüklenmez. (Allah, herkese gücüne göre yükler). Bu yazı, kıyamete ve dünyanın sonuna dek, uyulacak ve bağlanacak bir belge olmalıdır. Taraflardan hangisi bu şartlardan birini çiğnerse, Allah’a, elçisine ve Müslüman topluma aykırı davranmış olur.

Bu andlaşma, sahabenin (r. anhüm) huzurunda yazıldı. Tanıklar şunlardır: Ebu Bekir es-Sıddîk, Ömer bin el-Hattab, Osman bin Affan, Ali bin Ebî Talib, Muaviye bin Süfyan, Ebu’d-Derdâ, Ebu Zer, Ebu Hureyre, Abdullah bin Şem’un, Abdullah bin Abbas, Hamza bin Abdilmut-talib, Ebu’1-Fadl Abbas, Talha, Sa’d bin Hâd, Sa’d bin Iyâd, Abdullah bin Şem’un, Sabit bin Kays, Zeyd bin Sabit, Zeyd bin Erkam, Üsâme bin Zeyd, Osman bin Maz’un, Ebu’d-Dâliye, Abdullah bin Amr bin el-Âs, Ammâr bin Yâsir, Ensel bin Malik, Mes’ud bin Ebî Talib.

(Salih Saygılı, TİMETURK, 15.10.2009)

18/11/2009

Anne Ben Ölüyorum

anne-ben-oluyorum

Anne ben ölüyorum..
Gözlerim kanıyor ikide bir,
Türk filmlerinin, Yarı absürt senaryolarında,
hüzünleniyorum,
Şizofreni diyorlar algınlığıma,

Anne ben ölüyorum..
Gözlerim doluyor, gözlerim kanıyor,
Anne ben erken ölüyorum..
Yüreğim yine benimle,
Ama ben yaralıyım,
Ve artık ata binemiyorum,
Aramızda dağlar var,
Kokun geliyor uzaklarda, Hissediyorum,
Ellerin cennet kokuyor anne,
Kucağın cennet kokuyor,
Beni kucağına alsana,
Sarsana beni koklasana,
Anne ben ölüyorum ağlamasana..

Sevdiğim kıza söyle,
Şarkımızı unutmasın,
‘Heryerde sen herşeyde sen,
Bilmemki nasıl söylesem, ‘
Diye biten şarkımızı,

Nefes almak yaşamakmıdır anne?
Acı çekiyorum nefes alamam değil mi?
O halde ölüm acısız, Daha mı güzeldir ölüm?
Keşke diyorum, Hiç gitmeseydim oralara,
Keşke diyorum, Hiç gitmeseydim,
Yolumu kesmeselerdi dar sokaklarda,
Kavgalara girmeseydim,
Seni bu kadar üzmeseydim,
Keşke diyorum ah keşke,
Düşün ki savrulmuşum,
Ateş iken kül olmuşum,
Alın yazım almış beni avuçlarına,
Uzaklarda bir yerlerde,
Bir şehir olmuşum,
Üşüyen, yanan, eriyen bir şehir,
Kül olmuş gitmişim anne,
Ve bir avuç toz olup,
Düşmüşüm ayak izine,

Ve şimdi yanıyorum,
Elini tutmadan ölüyorum,
Ona yanıyorum,
Saçlarım ağarmadan ölüyorum,
Ona yanıyorum,
Anne ben ölüyorum..
Gözlerim doluyor, gözlerim kanıyor,
Anne ben ölüyorum..
Kokun geliyor uzaklardan, hissediyorum,
Ellerin cennet kokuyor anne,
Kucağın cennet kokuyor anne,
Beni kucağına alsana,
Sarsana beni, koklasana,
Anne ben ölüyorum ağlamasana…

 

 

Arif Nazım